Park yeri yok.
Sabah park yeri yok.
Akşam park yeri yok.
Çarşıda yok.
Sokakta yok.
Evimizin önünde yok.
Sürekli aynı cümle:
“Bu memlekette arabayı koyacak yer kalmadı kardeşim!”
Donanma Caddesi’nden askeri kapıya doğru giderken sağ tarafta boş bir arazi vardı.
Yıllarca vatandaş araçlarını buraya bıraktı.
Öyle üç beş araç da değil…
Dolup taşardı.
Geç kaldınız mı yer bulamazdınız.
Demek ki ihtiyaç vardı.
Demek ki park yeri lazımdı.
Sonra burası düzenlendi.
Otopark oldu.
Ama bir farkla…
Paralı oldu.
Şimdi gidin bakın.
Boş.
Bir tane araç bulursanız şanslısınız.
Eee…
Hani park yeri yoktu?
Var.
Ama paralı.
Bizim istediğimiz meğer park yeri değilmiş.
Bedava park yeriymiş.
Kimileri şimdi diyecek ki:
“Ne güzel vatandaş yıllardır bedava bırakıyordu, Büyükşehir neden paralı yaptı?”
Bu da tartışılır.
Elbette otopark ücretleri makul olmalı.
Vatandaşın cebini yakmamalı.
Ama madalyonun öbür tarafına da bakalım.
Paralı otopark boş.
Ellişer metre ileride sokaklar dolu.
Kaldırımlar dolu.
Köşe başları dolu.
Yaya geçitlerinin önü dolu.
İnsanlar üç kuruş otopark parası vermemek için aracını kaldırıma çıkarıyor.
Sonra yayalar yoldan yürüyor.
Sonra trafik sıkışıyor.
Sonra zabıta geliyor.
Polis geliyor.
Ceza kesiyor.
Ertesi gün?
Aynı araç yine aynı yerde.
Bir gün daha geçiyor…
Yine aynı araç.
Yine aynı kaldırım.
Yine ceza.
Sonra hep birlikte şikâyet ediyoruz:
“Gölcük’te park sorunu var!”
Var da…
Sorunun tamamı gerçekten park yeri mi?
Yoksa biraz da bizim alışkanlıklarımız mı?
Biz istiyoruz ki…
Aracımız olsun.
Kapımızın önünde dursun.
Çarşıya gidelim, dükkânın önüne bırakalım.
Markete gidelim, marketin kapısına bırakalım.
Bankaya gidelim, bankanın önüne bırakalım.
Mümkünse bir metre yürümeyelim.
Ve tabii…
Para da vermeyelim.
Paralı otopark boş.
Kaldırım dolu.
Sokak dolu.
Sonra dönüp diyoruz ki:
“Park yeri yok.”
Aslında var.
Sadece bedava değil.
Galiba asıl meselemiz de tam olarak bu.
Biz park yeri istemiyoruz.
Biz her yer bedava olsun istiyoruz.
